„Patriarkinin Kurallarına Keyifle Tükürmeye Devam Etmek İstiyorum“

Kalben ile Söyleşi

Advertisement

Bir YouTube videosuyla hayatımıza sessiz ve derinden sızan Kalben, daha sonra içtenliği, sade ve hüzünlü mizahıyla müzikte yeni dalga’nın en çok ses getiren ismi haline geldi. Müzikseverlerin kalbinde özel bir yer edinen Kalp Hanım, karlı bir günde güneşin parladığını görmenin getirdiği mutlulukla sorularımızı cevaplayarak bizleri de mutlu etti.

BBC röportajında ,,artık bir erkek gibi düşünmek istemiyorum” diyorsun. Şu anki Kalben’i nasıl tanımlarsın? Artık bir erkek gibi düşünmeyen bir Kalben mi var karşımızda?

Erk düşüncenin süreçten ziyade sonuca odaklandığını, ideallerin ve mükemmellerin peşinde koştuğunu, kırıklardan sızan ışıkla pek ilgilenmediğini çünkü o sırada kırıkları onarmakla meşgul olduğunu ve sürekli yarışmakla, güç kurmakla, kibir ve gururla üstünleşme çabasına girdiğini fark ettiğimden beri bu öğrenilmiş “başarılı birey”, “güzel ve zarif kadın”, “uyumlu vatandaş” ezberlerimden soyunuyorum. Şefkatli, sakar, eğlenceli, kalender, uyumsuz, tuhaf, melankolik, yalnız, isyankâr, aklına eseni yapan, bildiğinin doğru olmasıyla değil ona ait olmasıyla ilgilenen yanlarımı keşfediyorum. Ne kadar bütünlüklü bir kadın olurum, umurumda değil ancak…

…zayıf, kırılgan, naif gibi sıfatlar yapıştırıp, dişil enerjiye duyduğu sonsuz korkusunu örtbas etmeye çalışan patriarkinin kurallarına keyifle tükürmeye devam etmek istiyorum.

Bestelerini yaparken nelerden ilham alıyorsun?

Kedim erkenden öldü geçtiğimiz hafta. Ona hastayken de öldükten sonra da şarkılar yaptım. Kapıma onun ölümüne üzüldüğümü bildiği için mektup bırakan altı yaşındaki komşum Defne için de bir şarkı yaptım. Otobüste hamile arkadaşıma yer vermeyen pis hergeleden de ilham aldım, pencereden sarkan beyaz saçlı kadından da, Ankara’da patlayan bombaların öldürdüğü anne-kızdan da kelimeler aktı ruhuma… Acıdan neşeye uzanan ve asla düz bir çizgi olmayan hayat macerasının her durağında nefes aldığımda ilham buluyorum.

Eski Dünyanın Yangını” adında bir roman yazdığını ve bu romanın bir soundtrack albümü ile yayımlanacağını duyurmuştun. Projeden biraz bahseder misin?

Bu, bir proje değil. İlk romanım. Hiçbir üretime proje olarak bakmıyorum reklam kampanyası olmadıkça. Reklamlara proje demekte de sakınca görmüyorum. İçimdeki sesi duymaya başladığımdan beri yazmakta olduğum ve senelerdir başka formlara bürünen roman sonunda kendi kılığında karşımda duruyor. Değerli bir yayınevi ve editörle iş birliği halindeyiz. Kadınların aşkla, ilişkiyle, evlilikle, meslekleriyle, başarılarıyla tanımlanmadıkları; birbirine bağlanan gizemli hikayeler bütünü diyebilirim roman için şimdilik. Albümü de benim eski bir alışkanlığımdan doğuyor. Kitap okurken müzik dinlemeyi severim ancak bir türlü ne dinleyeceğime karar veremem. Sonunda sessiz sessiz okurum kitapları. Belki bu sefer, fonda ne çalacağını biliyor olmak bana cesaret verir sessizliği bölmek için bu romanla.

Kalben’e göre mutluluk nedir? Şu an mutlu musun?

Bugün karlı bir günde güneşin parladığını gördüm, kendime kahve yapacak zamanım oldu ve bu soruları yanıtlıyorum. Mutluyum. Mutluluk, geçmiş yahut gelecek kaygısına kapılmadan olduğum yerde zamanın içinden geçebilmek demek bana göre. Zamanla mücadele etmek, anıların içine girmeye çalışıp onları değiştirmek, yaralarla savaşmak değil de, her şeyi kabul edebilmek… Kalenderlik bir nevi mutluluk. Devasa kahkahalar, tutkulu sevişmeler, kalabalık sofralar ve milyoner olmak falan sanıyordum yirmili yaşlarımda mutluluğu… Şimdi kendimden utanmadığım, dürüst yaşamayı seçtiğim, bilincimi koruduğum ve eşitlik için sesimi çıkardığım için uyandığımda ve uyumadan önce gülümseyebiliyorsam tamamdır.

Mutluluk, geçmiş yahut gelecek kaygısına kapılmadan olduğum yerde zamanın içinden geçebilmek demek bana göre.

Türkiye’de bir kadın sanatçı olarak hangi zorluklarla karşılaştın/karşılaşıyorsun?

“Kadın sanatçı” tanımlaması bile bizlerin ne durumda olduğunu ortaya koyuyor sanıyorum ki (gülüşmeler) Bir erkek müzisyene, CEO’ya, medya patronuna, bankacıya, rektöre “erkek” olarak var olmanın yahut ülkesinde “erkek” olmanın ne anlama geldiğinin soruları sorulmuyor. Kadın olduğum için başıma gelmeyen kalmadı, diyebilirim rahatlıkla. Dört yaşından beri kadın doğduğum için paranoyasıyla yaşamayı öğrendim. Başıma her an her şey gelebilir. Yine de rahmetli annem sesimi yükseltmekten, fikrimi beyan etmekten, doğru bildiğimi yapmaktan geri durmamamı öğretti. Onu kaybettikten seneler sonra onun bana öğrettiği bu cesur davranışları üstlenecek enerjiyi kazanabildim.

Belki farklı bir anısı olduğundan, belki de her söylediğinde içini cız ettiren ve bu yüzden diğer bestelerinden başka bir yere koyduğun bir besten var mı?

Şarkıların bazıları bazı dönemlerde beni diğerlerine göre daha fazla etkiler, ele geçirir oluyor. Bu, istikrarlı yahut benim karar verdiğim bir durum değil. Dinleyen ve seven insanlardan gelen yorumlarda, mesajlarda da buna benzer bir durum analiz ettim. Onlar da zaman zaman bir şarkının öne çıktığını ve sonra başka bir şarkının gelip o şarkıyı yerinden ettiğini söylüyorlar. Şarkılar arasında yolculuk ediyoruz hislerimizi, deneyimlerimizi ve gerçeklerimizi inkâr etmeden.

Kitlelere hitap etmeye başladığından beri ne gibi değişiklikler oldu hayatında ve kendi içinde?

Elimi kolumu bağlayan ve hep içimde yankılanan sesler, insanlarla buluştuğundan beri farklı dönemler deneyim ediyorum. Önce, “aşk sarhoşluğu” dönemi vardı. Her şeyin toz pembe göründüğü, benden iyi bildiğini sandığım insanlara mentor yahut babacan pozisyonlar yükleyip onları dinlediğim; sorumluluk almak yerine sorumluluğu dağıtabileceğime inandığım, bir nevi çocukluk… Sonra her şeyin tepetaklak olduğu, kendime yanlış yerlerden fazla güvenerek fazla yüklenmeye başladığım, gerçekleri inkâr ettiğim, varlığıma kötü davrandığım ve zehirli ilişkileri inkâr etmeye çalıştığım dönem… Bu döneme “aşk körlüğü” demek istiyorum. Sonra gerçeklerle yüzleştiğim ve milyonlarca insanın beni sevmesinin içimdeki yaraları iyileştirmediğini, aksine bunu bir sorumluluk olarak gördüğüm için kendimi hasta ettiğimi kabullendiğim; hayatımdaki zehirli insanları hayatımdan hızla çıkardığım, dönüşmeye başladığım dönem geldi. Bu döneme “uyanış” diyebilirim. Sonra, içimden gelmeyen şarkıları söylemeyi reddettiğim, kitlelerin birkaç şarkılık sevgisini, popülerliği, başarıyı vesaire değil, tanışsam arkadaş olurdum diyeceğim insanların sevgisini umut ettiğim ve ekibi yeniden yapılandırdığım, değerlerimin kökten değiştiği büyüme zamanı geldi. Bu döneme “koza” diyebilirim. Kozadayken sabretmenin, sadakatin, adanmanın, temiz kalpli olmanın, desteğin, şefkatin anlamlarını sorguladım. Kozadan ayık, bilinçli ve güçlü bir şekilde çıktığımı gözlemliyorum dönüp baktığımda. Ruhsal ve fiziksel şiddetten, başarı baskısından, kadına dair toplumsal ezberlerin yarattığı travmalardan ve aileden, okuldan, sokaktan topladığım tüm yaraların olumsuz etkilerinden sıyrılma çabamı takdir ediyorum insanca. Şimdi içinde olduğum dönem bu da. “Güneşlenme”. Daha bir sürü dönem olacaktır. Hayat inanılmaz bir macera.

Sence Türkiye’de nasıl bir feminizm anlayışı var? Feminizm kavramı sence tüm dünyada aynı mı?

Feminist olduğunuzda bir daha sevişemezsiniz, uzun ilişkiniz olmaz, hatta evlenip çocuk yapamazsınız. Gözlüklü ve çirkin bir eşcinsel kadın olmanız gerekir ayrıca. Kıllarınızı almamanız ve candan bir erkek düşmanı olmanız da bonus. (gülüşmeler) Doğrusu ne ülkede ne dünyada dönen trendlerle ilgileniyorum. Ben kadınım ve tüm kadınların yasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve insani olarak eşit haklara, özgürlüklere sahip olmaları için mücadele ediyorum, edeceğim de gerçekleşene kadar. Ben ölürken hala gerçekleşmemişse bileceğim ki milyonlarca insan kadın, erkek, gender neutral, trans birey demeden çalışıyor olacak eşitlik için, özgürlük için.

Ben kadınım ve tüm kadınların yasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve insani olarak eşit haklara, özgürlüklere sahip olmaları için mücadele ediyorum, edeceğim de gerçekleşene kadar.

“Haydi Söyle” coverını repertuvarından çıkardığından beri hafifledin mi yoksa kendini buna mecbur hissettiğin için üzgün müsün? Kendi evinde “haydi söyle”yi çalıp söylediğin oluyor mu hâlâ?

Ben bir hikâye anlatıcısıyım ve anlattığım hikayelerle uyumlu hissetmediğim hiçbir şarkıyı söylemiyorum, bunlar bizzat sözünü, müziğini yazdığım, bana ait şarkılar da olabilirler. Söylemeyi bıraktığım hiçbir şarkıyla da ilgilenmiyorum. Hayat devam etmiş oluyor. Sürekli eski bir aşkı, kaybedilmiş bir yakını, kötü gitmiş bir iş görüşmesini düşünür müyüz? Dilerim hayır. Ben takıntılarımdan, korkularımdan arınmayı seviyorum. Kafamın içinde yüzlerce yeni şarkı var. Yeni şarkıları duyan, benimle yürümek isteyen herkesle yürüyorum işte. Sevip de sevdiği şarkıyı bende artık duyamayan ve benimle yürümeyi bırakan tüm dinleyenlere de bugüne kadarki destekleri için şükran ve öpücükler. Belki başka bir hayatta yine görüşürüz.

Yine bir BBC röportajında ,,Yıllarca göğüslerimi ve bacaklarımı sanki onlar yokmuş gibi sakladım” diyorsun. Kendini saklamamak konusunda zorlandığın anlar oluyor mu?

Bir zamandır kendiliğinden oluyor her şey. Bir şey giyiyorum, bir şey sürüyorum yüzüme, bir palto ya da yağmurluk… Sonra yürüyorum. Umursamıyorum artık.

2020’de “Kahveyi Kavururlar” ve ,,Perişahı’nın Kızı” türkülerini yayımladın. Bestelediğin veya yorumlamaktan keyif aldığın başka hangi türküler var?

Hrant Dink Vakfı için çok değerli müzisyen Arto Tunçboyacıyan’ın bana ritmini verdiği Havva’nın Türküsü ile başlayan yolculuk yine sözü müziği bana ait Perişahı’nın Kızı ile devam etti. Perişahı’nın Kızı, baba başta olmak üzere tüm otorite figürleriyle yaşadığım sıkıntıyı, derdi anlatıyor. Babasına bir türlü yetişemeyen, ona yaranamayan bir evladın hikayesi…Kadın özgürlüklerinden bahseden Alev Alev dizisinde çaldı bu türkü de. Üstüne Türk kahvesinin kültürel miras ilan edilmesini kutlayan Kahveyi Kavururlar geldi ve son olarak yine kadınların yaşam haklarını savunan ve kadın cinayetleri hakkında bilinç yükseltmeyi hedefleyen Hükümsüz dizisinde de Yüksek Yüksek Tepeler’i yorumladım. Şimdilik bu kadar türkü yeter sanıyorum. Hiçbir şeyin üstüme yapışmasını yahut bir kazanım kanalına dönüşmesini istemiyorum artık.

Şu aralar ne okuyorsun, neler dinliyorsun?

Jeanette Winterson – Oranges Are Not the Only Fruit, Patrick Modiano – Mahallede Kaybolma Diye, Roald Dahl – Witches.. Francoise Hardy’den Ma Jeunesse Fout Le Camp, Peter Gabriel’den Listening Wind, Silvana Mangano’dan Anna.. Frances Lai, Marvin Gaye, Sade, Flo Morrissey, Mittekill, Asaf Avidan, Tülay German da sık dinlediğim sanatçılar bu günlerde.

“Almanya” denildiğinde aklına gelen ilk şey?

Konserden sonraki gün, bir önceki günün enerjisinin tamamen tükenmişliğine özgü o tanıdık yalnızlıkla markete gitmiş; iki avroya yabanmersini ve diş fırçası alıp otele dönmek için ışıkta beklerken karşıda bekleyen küçük, sosisimsi köpeğiyle konuşan yetmişli yaşlarındaki kadının yerinde hissedebilmiştim. O esneyen, genişleyen ve tüm olasılıkları aynı anın içinde deneyim etmeme alan tanıyan muhteşem özgürlük anı ve bu gibi bir sürü anla dolu Almanya. Hiç küsmediğim, her zaman iyi hatırlayacağım çünkü bana karışmanın akılsızlık olduğunu iyi anlamış seksi bir eski sevgili gibi Almanya. Uzun oldu ancak uzun hikayelerim var Almanya’da.

 

Röportaj: Berivan Kaya
Çeviri: Berivan Kaya, Zade İbi, Matze Kasper
Lektörlük: Dilek Kalın
Fotoğraf: Zeynep Özkanca

Follow uns
on Instagram!