adressarrow-left Kopiearrow-leftarrow-rightcrossdatedown-arrow-bigfacebook_daumenfacebookgallery-arrow-bigheader-logo-whitehome-buttoninfoinstagramlinkedinlocationlupemailmenuoverviewpfeilpinnwand-buttonpricesine-wavetimetwitterurluser-darwinyoutube
Toplum & Hİkayeler

Bülowstraße İstasyonu

Unutulmuş Yerin Hatıraları

Ne zaman vatan özlemi hissetsek, ki bu özlem daima vardı, Bülowstraße İstasyonuna giderdik. O zamanlar, seksenlerde, Berlin iki ayrı dünyadan oluşurken, biz kendi dünyamızı yaratmıştık. Bunlardan bir tanesi de Bülowstraße İstasyonundaki efsanevi Türk pazarıydı. 20 yılın üzerinde, 1993’e kadar devam etti.

İki numaralı metro hattı duvar yapımından sonra durduruldu ve 1972 yılında akıllı bir Türk tüccarının aklına mekanı kullanmaya devam etme ve bir pazar kurma fikri geldi. Yani, rayların üzeri kaplandı ve yan yana küçük tezgahlar kuruldu. Pazarcılar o zaman Berlin’deki Türk hayatlarımızın neye ihtiyacı varsa ya da kalplerimiz neyi istiyorsa onları satıyorlardı. Kuyumcular, düğün organizatörleri, kasetçiler, çaycılar, şekerciler ve daha bir çok şey vardı.

Küçük bir kızken ben, oraya her ziyaretimiz sihirli bir dünyaya giriş gibiydi, o kadar büyüleyiciydi bu mekan.

Bülowstraße Berlin

Ebeveynleriyle Özlem

Özlemimiz bizi sıkça bu vahaya yönlendirdi. Babamın elinden tutmuş, renkli tezgahların önümden geçerken bu tuhaf gidişata şaşırırdım. Küçük vitrinler, kutular, birbiri ardına sıralanmış farklı boylardaki altın sikkeler, plastik kollarda altın bilezikler, çuvallarda ay çekirdekleri, yıldızların posterleri sergileniyordu. Heyecanlı adaylar için gelinlikler, her damak zevkine uygun lokumlar, hatırladığım kadarıyla mutfak araç gereçleri, mesela daha kolay bir şekilde üzüm yapraklarını doldurabilmek için sarma makinesi ve çay içip muhabbet eden satıcılar. Gezen başka aileler. Çocuklar ebeveynlerinin ellerini tutmuş. Orada burada konuşmalardan parçalar duyulurdu; aileye ne kadar Alman Markı yollanacak, kim kime kazık atmış, bir sonraki yaz hangi arabayla tatile çıkılacak… Peronun sonuna gelindiğinde gazinonun girişine varılmış olunurdu.

Türkiye’deki gazinoların imajları değişkendi. ‘Altın’ zamanlarından bilinen ünlü, büyük gazinolar ve daha az saygın, koyu renkli camların arkasında saklanmış kurumlar vardı. Türk pazarındaki gazino hepsinden bir parça taşıyordu ve herkes için bir şeyler sunuyordu. Program daha çok lokaldi ve bir çok müzisyen, şarkıcı kendini burada deniyordu. Hatta bazen Batı Berlin ünü kazanıyorlardı. Erkek dinleyiciler çoğunluktaydı. Bazen Türkiye’den de starlar gelirdi, o zaman herkes giderdi izlemeye. Bu aynı zamanda son dedikoduları yakalamak, kendini cemiyete göstermek, kocaların nereye gittiklerini öğrenmek için bir fırsattı. Bilet için parası olan aileler kendilerini temizler, torun torba ile gelir ve unutulmaz bir gece yaşardı. Her ne kadar bu geceler genelde sarhoş kocalar, sinirlenmiş kadınlar ve yan yana itilmiş sandalyelerde uyuyan çocuklarla sonlansa da daima bir serüvendiler, özellikle biz çocuklar için.

Türk pazarındaki en iyisi sayıca fazla olan video tezgahlarıydı. Bu tezgahlarda Türk filmlerinin video kasetlerini kiralayabiliyorduk. Önce Betamax vardı sonra VHS.

Her cuma veya cumartesi babalar çocuklarıyla Bülow’a gelir, kadınlar evde akşam yemeklerini hazırlarken hafta sonu için alışverişlerini yaparlardı. Çünkü hafta sonları aileler beraber zaman geçirmek için karşılıklı birbirlerini ziyaret ederlerdi. Bu sırada en az üç Türk filmi izlenirdi. Filmlerin arasında uzun molalar verilirdi ki çok ısınmış aletler soğuyabilsin. Bu sırada yetişkinler son araba modelleri, fabrikadaki iş saatleri, memleketteki akrabalardan haberler hakkında konuşur, filmdeki açık seçik sahnelere güler ya da hızlıca yüzlerindeki gözyaşlarını silerlerdi. Yetişkinler hep beraber güler, ağlarlardı ve biz çocuklar onları dikkatle izlemeye bayılırdık.

Pazar öğleden sonraları Türk pazarına gider kiraladığımız film kasetlerini iade ederdik. Üzerine bir de akşam çayını tatlandıracak bir şeyler alıp bir sonraki hafta sonu için sevinmeye başlardık.

 

Yazı: Özlem Suzana Ayaydinli
Kapak fotoğrafı: Spiegel.de/ Mac Clinton
Çeviri: Yonca Lina Çopuroğlu

Sonrakİ yazı

Sanat & Tasarım

Kayip Şehİr İstanbul

Lust auf Lecker Newsletter?